Kayıtlar

hafıza etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

süflî şeyler

Resim
Yaz geldi, hararet yükseldi. Ev çatı katı, haliyle iyice kızıyor. Güneşin akşam 10 sularınca battığını nazarı dikkate alırsak, maruz kaldığımız ısının miktarı anlaşılır. Bardak bardak su deviriyorum. Dolap da beş kişiye anca yettiğinden suyu buzla soğutuyorum. Türkiye'de pek popüler olan Ikea işi büyük (pint der Amerikalılar) limonata bardakları nedendir burada pek yaygın değil. Ikea da epey uzak. ben de evdeki büyük fıstık ezmesi kavanozlarını kullanıyorum bardak niyetine, kana kana. Steinbeck'in "Kenar Mahalle" romanında okumuş olmalıyım. Kahramanlar reçel kavanozlarından şarap içiyorlardı. Orta okuldaydım herhale. Şaraba yabancılık bir yana, reçel kavanozunun bardak olarak tasarrufu, kavanozun çağrıştırdığı yapış yapışlık hissi, doğru düzgün bir bardak bulamanın getirdiği berduşluk ile bir yandan da çay bardağında rakının salaş karizması. Hafızamda epey yer etmiş. Ama yer fıstığı kavanozlarına elim uzanırken aklımda kana kana su içmekten başkası yoktu. ...

Otobüs

Resim
Merlin Solakhan'ın Tekerleme 'sini çıkmış, geleli henüz bir hafta olmasına rağmen içime fenalıklar getiren İstanbul'da bir anda 80'lerin başına ışınlanıvermiştim. İzzet'in metnindeki yerlicilik tartışması, solculuğun terki, dönemin ajans ortamları, Mustafa Irgat ve çok tuhaf, çok uzak bir İstanbul imajı. Çıkışta Belmin ve Haşmet'le Tünel'e doğru yürürken, filmin 2004'te gösterildiği Kinemathek Karlsruhe'nin zenginliğinden, İzzet'in modernite eleştirisinin oksidentalizmin popülist bir versiyonunda hitam bulmasına, Mustafa'yla Zümrüt'ün kayık sahnesinde denizin altına dair tasvirlerinin Orhan Pamuk'un Kara Kitap' taki Boğaz betimlemeleriyle benzerliğine ilginç bir sohbet ettik. Yakın vakitte görüşmek üzere sözleştik, ben Tünel'den Şişhane'ye indim, onlar Asmalımescit'te bizim eski çaycının sokağında gözden kayboldular. Deniz Palas'ın önünde ışıklardan karşıya geçerken duraktan çıkan 87'yi gördüm, kırmızının ...

Kul Enes'in ceketi...

Resim
Yine bir Salı, Yenibosna'da Adli Tıp'un önündeyiz. Hava yine kapalı değil belki, ama yine rüzgarlı. Adli Tıp'ın önünde güller açsa ne yazar sonra. Yine keder, yine acı. Bu sefer polis fişeğiyle değil, "kaza" sonucunda ölen kardeşimizin cenazesini beklemedeyiz. Çok uzak, çok yakın, çok tuhaf. Onlarca genç kaldırımlara birikmiş, gözler ağlamaktan şişmiş, ard arda yanan cigaralar ve annesinin, eşinin kesintisiz hıçkırıkları. Açıkçası Enes'i pek tanımazdım. Felahçı gençlerden yanında tanıdığım, balık hafızamla hep birbirine karıştırdığım Eneslerden biriydi. Ama değildi. Genco vefat haberini verdiğinde de anlamadım önce hangi Enes olduğunu. İnanmak istemedim biraz da belki. Tanımadığım, tanışmadığım bir Enes olsaydı. Ama olmadı. Bizim Enes'ti. Gencecik, evleneli daha 5 ay olmuş Enes işte. Delikanlı Enes.  Bosna'dan döndükten sonra, okuldaki son ders dönemimde örgütlediğimiz Mızraksız İlmihal Atölyesi'nde tanımıştım Enes'i. Dünyaya bakışı, İslam...

Em ji bîr nakin !

Resim

iki parça

Resim
lise hazırlıktaydık. hasekide hayat vakfının çatısında ilk sigaralarımızı içerken, kemal cep telefonundan bunu çalardı. annemin radyoda çaldırdıklarından sonra ilk dinlediğim ahmet kaya parçalarından biridir. kemal'in pötürgeli olduğunu, kürtlüğünü de o zamanlar idrak ettiydim. pek çok şeyin başlangıcı olan "sabırsızlık zamanı"mıza gelsin bu parçayı bosnada keşfettim. ağır melankolinin içinde, geçip giden 10 seneye dair hissiyatımı en çok bu yansıtıyordu o zaman. ne işkence gördüm, ne kardeşim öldürüldü. yine "de" ağır şeyler yaşadık, kötü haller geldi. pek de kaldırabildiğimiz söylenemez. Kemal çekip gitmişken şimdi, "şehirlere bombalar yağarken" bu de benim ince bir sitemim olsun, geçip gidenlere...

Kasım fragmanları

I : Cuma Genco'yla Şehir'deyiz. nasıl inandırmışsam kendimi panel dinliyoruz; nazan, bülent, ferhat, mesut, TTB'li doktor. kitle sol-liberal. makbul adımlar prototipi. kampüs umarsız. sorular genelde pasif. sıkılıp goygoya bağlıyoruz. okulun radikal gençlerinden, tipik bir müs-genç. feysbuktaki "ehli sünnet odunu" küfrüme bozulmuş. haliyle haklı. peygamber'e değil, götüyle anlayan çakma sünnetçilere sövdüğüm çok da anlaşılmıyor. daha doğrusu anlaşılmayan, neyin islam, neyin müslüman('ın ameli) olduğu. at izi, it izi. derdimi anlatmaya çalışıyorum. Allah'ın dinini, yaşayanların pratiğinden nasıl ayırcaz diyorum? bu mala bakıp, buna kanar mısın diyorum? genç afallıyor, reddediyorum zannediyor. "müslüman'a yakışan" diyor, "müslümanca tavır bu değil". ben ona karar veremiyorum diyorum. ayırd edemiyorum. reel faza geçiyorum. anlatmaya çalışıyorum. hadi anlayacağı örnek diye suriye'yi veriyorum. sinirleniyor tabii. iran dipnot...

filmlerin hafızası

Resim
suç ve ceza filmleri festivali'ndeki altyazı operatörlüğü birsürü politik film ve belgesel seyretmeme yol açtı. mevzular politik, hikayeler de  bir şekilde adalete dair olunca ister istemez bildik temalar da zihnime hücum etti. bu filmlerden hesap görebilir miyiz? hatıradakileri perdeye dökünce, zalimlerle hesabımız nice olur, hesaplaşabilir miyiz? gördüğüm filmlerin dramatik tonajı, avrupamerkezciliği, liberal iyimserliği ve nihayetinde yansıttığı trajedilerin buralara nispetle basitliği, hafifliği tartışmanın da denklemini beliriyor. yüzleşme mi hesaplaşma mı? pişmanlık mı, merhamet mi, kısas mı? adalet neyle yerini bulur, nasıl tecelli eder? Room 514 ile Hashoter iki israil filmi. ilki tek mekanda, bir askeri sorgu odasında geçiyor. kontrol noktalarının birinde gerçekleşen bir işkence vakasının soruşturması. tipik hırsız-polis gerilimlerinin ötesinde, adaletin peşinde olmak, hakikatın kavgasını vermek, bedelini ödemek meselelerine dair iyi kafa yoran bir film. fetiş ...

uzun bir sonbaharın ardından: mukaddime

geçen sene bu zamanlardı. bosna'daydım. sonbaharın habercisiydi. hisar'da, talebelik hayatında, süregiden tempomda. hakikaten de öyle oldu. uzun bir fade-out dönemi yaşadım. genel olarak kasvetsiz ve huzurluydu. döndükten sonra da aşağı-yukarı bu haleti ruhiye sürdü. hatta bir kavle nazaran bu durum dönemeyişime dalalet imiş. şimdi mevsimlerden güz, ışa dönmede. artık, muhasebe vakti. bizim icin hissiyatla, teessürle, tefekkürle dolu, ziyadesiyle kırılgan bir fasıl olacagğa benziyor. çok şey yaptık, bir o kadarını da yapamadık. şahitliklerimiz ve şehadet edemediklerimizle, ses yükselttiklerimiz ve ses çıkaramadıklarımızla, ayagğa kalktıklarımızla ve yere kapaklandıklarımızla bir sürü şey, an. lisedeyken, dünyanın, memleketin pek de oöyle ufakken, çocukken anladığımız bildiğimiz türden bir müslümanlıkla, islamla, dincilikle dönmeyeceğini fark ettiydim. bu fark'ın yarası derindir. başka bir yol, yordam macerası, başkalıklar arayışı bizi uzun, ince, garib bir yola soktu. ...

hatırlayacak birileri; hatırlatacak

deniz'e, alperen'e, dostlara ... -genco gelir gelmez, hatta daha    gelmezden önce aradı,    "abi  'araf'a gidiyor muyuz?"       biraz hemşericilik, biraz sanatseverlik         ve çokça da dinmez bir merak ve iştiyakla...- deniz'le gitmezden evvel konusuyorduk, 'nasil bir ahlak?' diye. benim buna dair büyük cümlelerim olmadı, bir soykütüğüm. ama iyi kötü nerede hata yapıp, nasıl yanlıştan dönülebileceğine dair bir tecrübe var. mesela bi yönetmen kötü bi film yaparsa, kim onu uyarır, kim ona bu olmamış der, çeki düzen verir? o mekanizma, insanı dürtüp kendine getirecek, sapaktan patikaya döndürecek şey nedir? münkerden nehy, marufa emr kılacak. lisedeyken iyi film seyrederdim. ama genelde yalnız giderdim. pek de sosyal bir genç değildim. kemal'le zeyd'den bir de birkaç arka sıralıdan başa okulda pek de tanıdığım yoktu. olanları da ikna ve organize edecek, tutup abidik gubidik festival filml...

niye yazıyorum?

Resim
blog yazıyorum diye de düzeltilebilir aslında. ama sanırım mail gruplarındaki muhaberatı, kısa politik söylevleri, sağa-sola sataşmaları bir tarafa bırakırsak yegane yazma eylemim burası. ödev yapmayı bir yazma eylemi olarak görmüyorum tabii. biraz da yazmak kendin içindir ya zaten. hikaye de burdan çıkıyor, kendine yazmak, kendi kendine konuşmak, dertleşmek. terapi değil. daha ziyade not defteri ile günce arasında düşünülmeli. zira elyazısı ilkokuldan beri sevmediğim birşeydir. hem solaklıktan, hem bileğim ağrıdığından. onun için klavye iyi, bir de işte mecra meselesi. ama bu mecra bir "kime?"ye akmıyor. olsa olsa "başkaları için mi?" diye sorulabılır, "için yani. kısaca da değil. büyük anlatının çok peşinde değilim. ama yine emr/nehy diyalektiğine hala gönül veriyorum. insanlara değip değmeyeceğine dahir şüphemi korusam da, bir umuttur diyerek söz etmekten çekinmiyorum. şahitliktir, mesuliyettir deyip gor gor konuşuyoruz, yani yazıyoruz. ama ondan, ötesi...

90'lar ruhu nedir?

Resim
bu ezgiyi ninni gibi dinlediğimi hatırlıyorum. aqra fm'li yıllardı. pederin suud'da inşaatlarda çalışırken getirdiği, dil kasetlerini dinlediği emektar pioneer teypten gelen biraz cızırtılı biraz billuri bir sesti bu. bir takım seslerin açığa fışkırdığı, bir takımınınsa tüm şiddetle bastırıldığı vakitler. plak hışırtısı değil, kaset cızırtısı yani. bu müziklerin hikayesi de, müzikalite itibariyle tüm perişanlıklarına karşın, biraz bu nahif, kırılgan, tüm cihadkarlığına karşın aslında masum o tondur yani. dönemine, kuşağına, tüm ihanetkarlıklarına karşın, ruhuna bin selam. babama da.

ramazan sıkıntısı

Resim
aslında mayıs olacaktı, ama mayısta genelde sıkıntıdan ziyade yorgun olurum. yetişecek tonla şey olur, bitmez, kaçar, pestil olursun. ama temmuz sıcağında hakkaten de sıkıldık. ramazan da sıktı yani. kimsenin oruç felan tuttuğu yok. iftar menüsü, belediye eğlencesi, tv magazini. oruç kafası. hiçbişi anlamadım yani. *** bu ara epey ev hayali kuruyorum. ne olamadıysak o, biraz da arzular, iştiha belki. en son raylı dolap mekanizması kuruyordum kafamda. bağcılarda ev kirası bakıyordum. abuk-sabuk şeyler. olamamışlıklarımız yani. sıkıntılarımız. millet evleniyo gibi, belki onun gazı. ya da bitmeyen dramlarımız. ama sonuçta hayal nihayetinde. *** ev'lenme işinin inanılmaz sınıfsal bir komplekse dönüşmesi, insanların kendilerini "daha iyi"ye layık görmesi, standartlarının olması, onlara köle olması felan. yorucu. alayı haneke filmi gibi. şaşırtıcı olan ağzı süt kokan bizimkilerin on senede nasıl buraya gelmesi. daha dün basride ciğer yer, çorluluda çay içerdik be. kadı...

hesaplaşmanın imkanı

-öncelikle baştan şunu belirtelim. bu yazı belirli bir topluluğun, kurumsal niteliği olmayan bir cemaatin deneyimleri ve hafızası ışığında yaşadığımız toplumsal ve siyasal duruma dair bir eleştiri üretme iddiasını taşıyor. iktibas ettiğim yazıya ve yazdığım eleştiriye konu olan faillerin otobiyografilerini, ilişkilerini, tavır ve tutumları burada malzeme etsek de nihayetinde şahsi ve muhterem olana saygımızı da yitirmemeye gayret edeceğim. mahremiyetin sınırları ile umumi ve toplumsal olanın başlangıç noktası ayrımı giderek daha geçişken ve belirli siyasal müzakerelere mevzu bir hal alsa da, yürütmekte olduğumuz tartışmaya halel getirmemek adına bu yazıda birilerinden bahsedeceğim ama "birileri"nden bahsetmeyeceğim. sütten ağzımız epey yandı, ondan. ayşe teyze yahut başka teyzeler, okurlar, arkadaşlar belki bu çıkarımlarımı abartılı veya fazla politize bulabilir. yine de kendi okumamı, tevil ve tefsirimi beyanda bir sakınca görmüyorum. belirli bir mahremiyeti ihlal ettiğim ...

saclarin ne renk marija?

Resim
"saclarin ne renk nurhan?" basucu kitabimiz mizraksiz ilmihal'den, ilhan'in nurhan'a muhabbetini acik ederken, icinden kopan bir cumle. tesetturun altinda zirhlanan guzelligin, sakli olanin estetiginin romantize bir disavurumu bir yandan. arzulanan ortulu bir bedense, onun sirri da sacta cisimlesiyor belki de. onun icin musluman oteki cinse dair fantezisini da sac uzerinden okumak mumkun olur. tabi bu imaniyla nefsi arasindaki savasi surdurmeye iddiasi olan bir kusaga dair. kafamdaki ikinci fragmansa 97' capa tip fakultesi, muhtemelen patoloji kursusunde kitle dersi finali. cevikler kapiya barikat kurmus, ablanin biri yaklasiyor, yuzu al al. birden cekip cikariyor basortusunu, naylon kumasin altinda terlemis, alelacele yapilmis topuzu dokuluyor omzuna. arkadaslari canhiras bir cabayla yarim yamalak basortusunu tekrar ortmeye calisiyorlar. o ise bagiriyor, 'yeter artik...bunu mu istiyorsunuz...alin iste' diye... kizlar arkadan ciglik ciglig...

hüsn-ü şehadet

Resim
Küçükken çok şehadet marşı dinledim, fakat bi şehidin ardından şahitlik etmenin bana düşeceğine ihtimal vermezdim. Ne var ki, 'Nepal'de de müslüman mı varmış' diyerek çıktığımız Ramazan seferi meğerse bir şahitlik yolculuğuymuş aynı zamanda. Faizan Ahmad ile İHH'nın Ramazan 2011 kampanyası vesilesiyle, Nepal ziyaretimizde tanıştık. Ufak tefek, biteviye mütebessim, nazik ve birikimli bir Müslüman'dı. Asya ve Afrika'da, İHH kampanyalarında tanıştığım pek çok teşkilat adamından daha farklı bir yapısı, idrak ve inşa kabiliyeti vardı. Muhatabını iyi dinleyen, buna mukabil derdini de iyi anlatan, insanların şahsiyetine saygı gösteren, ama toplumsal sorumluluklarının bilincinde müdahelelerden de kaçınmayan bir yaklaşıma sahipti. Katmandu'da öğle namazını eda etmek üzere, geçtiğimiz Salı sabahı şehid edildiği Kaşmiri Mescidi'ne girdiğimizde, üzerimdeki tişörtü kastederek şöyle bir uyarıda bulunmuştu bana, "Mustafa kardeşim, bilemiyorum ülkeni...

af, hafiza ve bedel

kurtleri dize getirmek istiyorlar. sanki sorunun kaynaginda Turk modernlesmesi, ulus-devlet garabeti yokmus gibi, devletin urettigi siddet, akil hafsala almaz olcekte degilmis gibi, oluler, yasi tutulmamislar, tutsaklar yokmus gibi, herkes kalkmis kurtler ozur dilesin, diz coksun, PKK'nin kulagini ceksin istiyor. memlekete huzur, baris, kardeslik yine birilerine diz cokturerek, af ve aman dileterek gelecekse ona pek selamet diyemeyiz sanirsam. meselenin bizzatihi kendisi, bir iktidar sorunundan, tekci, uniter, totaliter bir hakimiyet algisindan kaynaklanirken, ayni yaklasimi yeniden uretmek, farkli bir formla bugunun kosullarina adapte etmek ne icun? demokrasi meselesinin bugunun kosullarinda makyajdan ote pek de birseye karsilik gelmediginin farkindayiz, vahsi neoliberalizme elverisli kosullar yaratmanin disinda. Turkiyeli muhafazakarlar icin de durum pek farkli degil. Piyasanin kosullarina tabiyet icin gerekli dusunsel zemin yaratilirken, kendinden baskasiyla iliski anlaminda, fa...

sese dair

"Onlar sanıyorlar ki, bizsusarsak mesele kalmayacak, Halbuki, Biz sussak tarih susmayacak Onlar sanıyorlar ki, Bizden kurtulsalar mesele kalmayacak Halbuki, Bizden kurtulsalar vicdan azabından kurtulamayacaklar Vicdan azabından kurtulsalar Tarihin azabından kurtulamayacaklar. Tarihin azabından kurtulsalar, Tanrı'nın gazabından kurtulamayacaklar!" Sezai Karakoç