Kayıtlar

Kimin Cumhuriyeti, Kimin Bayramı?

Çocukluğumda hiç şapka takmadım. İster yaz olsun ister kış, İskilipli Atıf Hoca'nın "frenk mukallitliği" addedip bir risale dahi kaleme aldığı şapka, yahut pederin tabiriyle "şemsi siperli serpuş" 40 C sıcağın altında dahi kafama geçirdiğim bir şey olmadı. Sıcağa dayanabildiğimden değil, bir hatıraya hürmetten, bir davaya olan bağlılıktandı bu. Gene pederin tabiriyle "Bizim Cumhuriyetle kan davamız var" idi. O bizim kanımızı almış, ulemamızı asmış idi. Onunla barışmak, hesaplaşmak ancak kan ile olurdu. Onun sembol ve remizlerini benimsemek ise teklif dahi edilemezdi. M. Kemal'in hayırla anılmadığı, resmi bayramların gündemde dahi olmadığı, hülasa rejimin kutsallarıyla savaşım halinde olan bir evde büyüdüm. İstisna da değildi, 80'lerin sonu, 90'ların başında İslamcı ailelerin evlerinde manzara aşağı yukarı aynıydı. Tavır netti, bunun bedelini de en çok çocuklar öder, resmi eğitim sisteminin sıkıntılarıyla cebelleşirlerdi. Başörtüsü yasağına...

Bir Kez Daha: İslamcı Pragmatizmin İflası

Türkiye Kürdistan'dan Lazona'ya devasa bir taziye evi, memleketin dört bir yanında cenazeler toprağa veriliyor ve sevdiklerini, yakınlarını kaybedenler hep bir ağızdan haykırıyorlar; "Katil Erdoğan". Çok tuhaf, çok trajik. Erdoğan, Evren'in, Demirel'in, Çiller'in hatta Mustafa Kemal'in yahut Menderes'in yapmadığı neyi yapmış, başarmış olabilir ki bu sıfatı hak etsin? Daha doğrusu, insanlara ne oluyor, canları nasıl yanıyor ki Türkiye siyasi tarihinde -benim bildiğim kadarıyla- hiçbir siyasi liderin çekmediği bir öfkeyi, nefreti ve kini bünyesinde topluyor. Bunun haklılığı ve haksızlığını değil, insanların neden böyle hissettiğini, nasıl bir acının bunu doğurduğunu tartışmak niyetim.  Nokta Dergisi'nde AKP'nin seçim stratejisinin tartışıldığı bir toplantının tutanağı olduğu iddia edilen bir haber yayınlandı. Eğer doğruysa bence çok da ilginç olmayan, malumun ilamı kabilinden beyanatlarla dolu, daha ziyade üç beş puan için atılabilecek ta...

Türkiye Sinemasında Uyarlama İmkanları

Türkiye'de modern edebiyatın bir formu olarak romanın ortaya çıkışı, 19 yy. sonuna, Tanzimat dönemine rastlar. Dünya edebiyatı için görece geç, 3. Dünya içinse makul bir tarih sayılabilecek bu dönemde Tanzimat ve Batılılaşma hamleleri etrafında yarı didaktik-yarı edebi bir form olarak pek çok eser üretilir. Bununla beraber çağdaş edebi özelliklere haiz, estetik olarak özgün, karakterleri gelişmiş romanların yazımı ilginç olmayan bir şekilde çok partili dönemin sonlarına rastlar. Tarihten ve toplumdan uzak olmayan bu durum, yazılı anlatı tür ve biçimlerinin gelişimiyle de yakından ilgilidir. Şüphesiz Osmanlı toplumunda da farklı edebi formlar ve edebiyat dışı anlatı teknikleri vardı. Minyatürün, divan edebiyatının, sözlü ve müzikli halk edebiyatının anlam kapasitesi yadsınamaz. Sorun bu formların, günümüz koşullarında yeniden üretim de dolaşım kapasitelerinin sürdürülebilirliği, bugünün hikayelerini anlatma imkanları ve yeterliliğidir. Modern Türkiye edebiyatında bir form olar...

Kalkıp Gidivermek

Resim
Geçen akşam yerimde oturuyorken arkadaşım soruverdi, "Batılı bir Türk olarak Kürtlerle neden bu kadar ilgileniyorsun?" Uzunca bir sessizlikten sonra şöyle yanıtladım; "Kalkıp gidivermeleri beni çok etkiliyor". Kalkıp gitmek neyin nesi mi; dilim döndüğünce anlatayım biraz. Lise yıllarımın hayaleti, gençliğimin esas idolü Ulrike Meinhof'un hikayesi, bana kalırsa böyle bir yerinden kalkıp gitme hikayesidir. Konkret adlı sol bir gazetede köşe yazıları yazan, röportajlar yapan, ezilen gruplar, gençlerle ilgili televizyon belgeselleri hazırlayan muhalif bir gazeteci iken Ulrike, Frankfurt'ta iki alışveriş merkezini kundaklayarak yarım milyon marklık zayiata sebebiyet vermeten tutuklu olan Andreas Baader'le bir röportaj yapmaya karar verir. Adalet Bakanlığı'ndan izin alınır ve 14 Mayıs 1970'de Alman Sosyal Sorunlar Merkezi'nde buluşma gerçekleştirilir. RAF hücresi binaya baskın yaparak Andreas'ı kurtarırlar. Ulrike Meinhof pencereden kaçıp gi...

düğün ve nikahlara neden icabet etmiyorum

Resim
bu blogu açalı beri bana özür dileten birkaç hadise yaşandı. iddia ve kavgamda eskisi kadar şedid ve inanmış olmadığımdan özrü bir gerileme olarak telakki etmeyerek, dilemekte beis görmemiştim. bu notu da bir tür özür mahiyetinde kaleme alıyorum, bunu motive eden biraz mahcubiyet, biraz da kendimi beyan çabası hala, herşeye rağmen. tasvip etmediğim bir fiilin faillerine neden mahcup olduğum ise, herhalde herşeye rağmen bir tür hukuk inşa etmiş olmaklıkla ilgili. dostluk, bu hukuğa dair olandır. evlilik kurumunu riyanın örgütlü hali, kapitalist modernitenin en küçük hücresi, toplumsal normasyonun kurucu rejimi olarak görüyorum. evlilik, bir bakıma aşkın örgütlenme potansiyeline karşı geliştirilmiş bir hamle, adeta bir karşı devrim. dinimizin izdivacı emri, peygamber efendimizin sünneti de durumu kurtarmaya yetmiyor. yediğimiz her bokun kılıfı olmaklık dışında, islam bu organize riya halini de aklayacak bir fenomen değil, belki bilakis ilga edecek bir emr, yıkacak bir cehd. nikah ve...

documentarist 2015: V. gun

Resim
Müzeler ve sanat tarihi hakkında bir filmden sıkıcı olması beklenir. Festivalde Ulusal Galeri 'yi kaçırmıştık. Bu iyi oldu. Film Viyana'daki Kraliyet müzesininin koleksiyonlarının yenilenmesini takip ederken, sanat eserinin teşhir ve tedavülüne, üretim ve metalaşmasına dair süreçleri de hiç büyük laflar etmeden tartışmaya açıyor. Filmde hiç sanat tarihçisi yok, kimse kameraya konuşmuyor, kamera usulca yöneticileri, restoratörleri, eksperleri, koleksiyonerleri, yerleştiricileri takip ediyor. Hatta kimi zaman ondan bile imtina ederek, Haneke filmlerinden aşina olduğumuz mesafeli bir pozisyona yerleşip öylece seyrediyor. Festivalde launch yaparken ilk kez saatime bakmadığım, öylesine kaptırdığım ilk film bu oldu açıkçası. Belgesellerin ciddi bir kısmında var olan ritim sorununu hiç yaşatmayan, üstelik doğru düzgün bir metni bile olmayan -meselesi değil!- bir film. Bunun arkasında da ince bir zanaat yatıyor. İlginçlik peşinde koşan, temasının orjinalliğine yaslanan filmler bir ...

documentarist 2015: IV. gun

Resim
Eşik Stefan Jarl'ın finans kapitalizminin İsveç'teki sosyal adalet rejimini nasıl çökerttiğine dair bir film. Tezleri iyi ama konuşan kafalar biraz sıkıcı. Chris Stenger'in mezuniyet filmi, annesi ile kendisi üzerine bir ufak kadınlık hikayesi. Bayağı etkileyici, kendini mercek altına almaktan kaçmayan, son kertede ufak sürprizleriyle daha varoluşsal tartışmaları da çağıran kompakt bir film. Sevdik, feminist ablalar kaçırmasın. Sume Grönland dilin plak çıkaran ilk rock grubuymuş. Grönland topraklarında, Danimarka kraliyeti tarafından asimilasyona uğrayan Grönland halkının dilinin ve ulusal kimliğinin yansıması olan, adeta Grönland'ın Koma Azad'ı sayılabilecek bir grup. Neredeyse 35 yıl sonra dönüp geriye bakarken bir halkın asimilasyona uğraması, dilinin ve kültürünün imhası ne demek görüyorsunuz. Belki Kürdistan'daki kadar kanlı değil ama gene de acıtıcı. Sevdik bu abileri. Ya bu müzik belgeselleri hep mi böyle oluyor ama galiba bu hümanizm işler...