Kayıtlar

Sislerin İçinde

Resim
Saraybosna'ya en son 2011 kışında gelmiştim, gene bu vakitlerdi. Neredeyse beş yıl olmuş. Şehir epey yorgun, o zaman ki zindelik daha bir perişanlığa bırakmış yerini. Savaşın değil de bir türlü kurulamamış bir barışın, daha doğrusu çatışmasızlığın yorgunu şehir. Savaş olmuş ama ölenlerin neye öldüğüne dair bir sebep yok ortada. Elle tutulur birşey kalmamış şehitliklerden başka. Bir de ara sıra karşınıza çıkan kurşun yarası almış delik deşik duvarlar. Şehir kopkoyu bir dumanın arkasına saklanmış, yılın bu vakti şiddetlenen yoğun sis, ucuz kömürden kaynaklı hava kirliliğiyle birleşince fantastik bir atmosfer çıkıyor, ama latif değil, gergin ve tedirgin bir hal. Ben buralardayken memleket KCK operasyonlarından yıkılmaktaydı. Binlerce tutsak, cezaevi kapılarında insanlar, bir sürü arkadaşım tutuklanmış, dalga gelip Boğaziçi'ne dayanmış, bölümden Şeyma'yı almışlar, fısıltı gazetesinde işaretli hocaların adları dolanıyor. Memlekete dönünce beni neyin beklediğini düşünür hald...

Taziye Evinden Yazmak

Resim
Ancak üç gün sonra yazabiliyorum. Kırk yıldır, koca bir taziye evi olan Kürdistan'dan yazıyorum. Yazmak istemiyorum, toparlanamıyorum, ağzımı açmaya takatim yok ama gene de yazıyorum. Ne sükuttan ne de kelamdan ümidim kalmasa da "belki" diye yazıyorum işte. Tahir Elçi'nin ardından, cenazesinden, taziyesinden, Dört Ayaklı Minare'nin gölgesinden yazıyorum. Suriye sınırında, tek katlı bir gecekondunun avlusundayız. Güvercinler takla atıyor. Tekerli sandalyede, belden aşağısı felç, 20'li yaşlarında bir oğlan anlatıyor: "Onlar benim elim ayağımdı. Elimi ayağımı kaybettim patlamadan sonra". O, Suruç'tan geriye kalanlardan biri. Aniden bir telefon geliyor, mülakata ara veriyoruz. Cep telefonları açılıyor: "Tahir Elçi öldürüldü!". Donakalıyoruz. Ekipmanları toplayıp basıyoruz Diyarbekir'e, bir karın ağrısı, şakaklar zonkluyor. Sur'da sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, Dağkapı'da demir barikatlar, her köşe başında zırhlı...

Kazananların Yalnızlığı, Kaybedenlerin Çokluğu

Gerçek kişi ve olaylarla hiçbir ilgisi yoktur, tamamen hayal mahsulüdür.  Gençtik. Lise yeni bitmiş, üniversite başlamıştı. ÖSS geriliminden kurtulmuş, aile cenderesi kısmen genişlemişti. Umudun peşinden koşma vaktiydi. Birlikte okuduk, tartıştık, hayal kurduk. Daha doğrusu kurduğumuzu zannettik beraberce. Hayatın realitesi ile hayalleri arasında herkes yaptı bir tercih. Bir yol yürüdü. Kimimiz kumar oynamayı seçti, kimimiz kazanacak ata oynadı. Okullar bitirildi, iş-güç sahibi olundu. Bir kız bulundu, evlenildi, çoluk çocuk. Herkes mutlu. Kalpli çerçeve, haftasonu kahvaltı, trileçe, IKEA, double date. Herkes mutlu gözüküyor yani. Resmi bozan birşey yok. Birileri var, o da biziz. İpsiz-sapsız, arıza çıkaran, huzuru bozan, ille muhalif, ille doğrucu, marjinal, ortama çağrılmayan, keyif kaçıran. Sorsan böyle ama sorulmayan da var. Dudak bükülen, tahfif edilen hayatımıza gıpta da edilmekte. Terk edilen hayallerin peşinde koşan, hem arzunun nesnesi hem nefretin. Kendi kaybetmeyi g...

Ülke'ye Gitmek

Bu blogun aktif yayın hayatı, 2011 güzüne rastlar. Saraybosna'da çalıştığım ve yaşadığım o unutulmaz altı ayın meyvelerinden biriydi. Hem bir günce, hem bir haber kaynağı, hem de akıl defteri. Bir gurbet halinin, uzaklaşmanın, arayı açmanın, biraz da yalnız, bir başına kalmanın, hesaplaşmanın ve muhasebenin bir mecraı olmuştu. Aradan dört yıl geçti. Okul bitti, işe girdim çıktım. Bişeyler yaptım ve birsürü şey de yapamadım. Yurtdışı başvuruları pek yüzümüze gülmedi, İstanbul'da, piyasada pek tutunamadık. O vakitler kabullenemediğimiz şeyin artık yasını tutar hale geldik; İslamcılık öldü, ümmet parçalandı, biz sahipsiz kaldık. Sahipsizliğimize kucak açan, umudu olmasa da kederi paylaşabildiğimiz dostlar olmasa bu vakitler de geçmez idi. Ev-bark, iş-güç derken bir baltaya sap olma hal ve hayalleriyle ilgili son ihtimali de tükettik. Üç yıllık macera, tasfiye ile sonuçlandı. Pederin tabiriyle tul-i emel, sükut-u hayal getirdi. İlk ayrılışımızın sonrasında, bir parça hava almak,...

Kimin Cumhuriyeti, Kimin Bayramı?

Çocukluğumda hiç şapka takmadım. İster yaz olsun ister kış, İskilipli Atıf Hoca'nın "frenk mukallitliği" addedip bir risale dahi kaleme aldığı şapka, yahut pederin tabiriyle "şemsi siperli serpuş" 40 C sıcağın altında dahi kafama geçirdiğim bir şey olmadı. Sıcağa dayanabildiğimden değil, bir hatıraya hürmetten, bir davaya olan bağlılıktandı bu. Gene pederin tabiriyle "Bizim Cumhuriyetle kan davamız var" idi. O bizim kanımızı almış, ulemamızı asmış idi. Onunla barışmak, hesaplaşmak ancak kan ile olurdu. Onun sembol ve remizlerini benimsemek ise teklif dahi edilemezdi. M. Kemal'in hayırla anılmadığı, resmi bayramların gündemde dahi olmadığı, hülasa rejimin kutsallarıyla savaşım halinde olan bir evde büyüdüm. İstisna da değildi, 80'lerin sonu, 90'ların başında İslamcı ailelerin evlerinde manzara aşağı yukarı aynıydı. Tavır netti, bunun bedelini de en çok çocuklar öder, resmi eğitim sisteminin sıkıntılarıyla cebelleşirlerdi. Başörtüsü yasağına...

Bir Kez Daha: İslamcı Pragmatizmin İflası

Türkiye Kürdistan'dan Lazona'ya devasa bir taziye evi, memleketin dört bir yanında cenazeler toprağa veriliyor ve sevdiklerini, yakınlarını kaybedenler hep bir ağızdan haykırıyorlar; "Katil Erdoğan". Çok tuhaf, çok trajik. Erdoğan, Evren'in, Demirel'in, Çiller'in hatta Mustafa Kemal'in yahut Menderes'in yapmadığı neyi yapmış, başarmış olabilir ki bu sıfatı hak etsin? Daha doğrusu, insanlara ne oluyor, canları nasıl yanıyor ki Türkiye siyasi tarihinde -benim bildiğim kadarıyla- hiçbir siyasi liderin çekmediği bir öfkeyi, nefreti ve kini bünyesinde topluyor. Bunun haklılığı ve haksızlığını değil, insanların neden böyle hissettiğini, nasıl bir acının bunu doğurduğunu tartışmak niyetim.  Nokta Dergisi'nde AKP'nin seçim stratejisinin tartışıldığı bir toplantının tutanağı olduğu iddia edilen bir haber yayınlandı. Eğer doğruysa bence çok da ilginç olmayan, malumun ilamı kabilinden beyanatlarla dolu, daha ziyade üç beş puan için atılabilecek ta...

Türkiye Sinemasında Uyarlama İmkanları

Türkiye'de modern edebiyatın bir formu olarak romanın ortaya çıkışı, 19 yy. sonuna, Tanzimat dönemine rastlar. Dünya edebiyatı için görece geç, 3. Dünya içinse makul bir tarih sayılabilecek bu dönemde Tanzimat ve Batılılaşma hamleleri etrafında yarı didaktik-yarı edebi bir form olarak pek çok eser üretilir. Bununla beraber çağdaş edebi özelliklere haiz, estetik olarak özgün, karakterleri gelişmiş romanların yazımı ilginç olmayan bir şekilde çok partili dönemin sonlarına rastlar. Tarihten ve toplumdan uzak olmayan bu durum, yazılı anlatı tür ve biçimlerinin gelişimiyle de yakından ilgilidir. Şüphesiz Osmanlı toplumunda da farklı edebi formlar ve edebiyat dışı anlatı teknikleri vardı. Minyatürün, divan edebiyatının, sözlü ve müzikli halk edebiyatının anlam kapasitesi yadsınamaz. Sorun bu formların, günümüz koşullarında yeniden üretim de dolaşım kapasitelerinin sürdürülebilirliği, bugünün hikayelerini anlatma imkanları ve yeterliliğidir. Modern Türkiye edebiyatında bir form olar...