Kayıtlar

Türkiye Sinema Tarihyazımını Yeniden Düşünmek

Remake Remix Rip-Off Trailer from MONOLIT on Vimeo . Hamiş: Bu metni filmi seyrettiğim Perşembe gecesi kaleme aldım. Bitirmeye ramak kalmıştı ki bambaşka bir güne uyandık. Esasa ve işe sadık olarak yayınlamak şimdiye, yazılmakta olan tarihe nasip oldu. Tarih meselesini tekrar ve tekrar hatırda tutarak yaşamak ve üretmek içün... Türkiye sinemasının "son onbeş yıl" içerisinde geçirdiği dönüşüm, ortaya çıkan yeni anlatı içerik ve biçimleri en çok ciddi bir eleştiri ve tarihyazımı pratiğinden yoksun. Nitelik ve niceliksel gelişmenin film eleştirisi ve sinem tarihi disiplinlerine etkisinin düşük olduğunu söylemek gerek. Cem Kaya'nın neredeyse 7 yıldır çalıştığı ve aslında 2014'te Locarno'da dünya prömiyerini yapmış olan belgeselini nihayet görmek şansına eriştğimde, aklımda ilk oluşan şey bu tarihyazımı meselesi oldu. Cem, Türkiye sinemasının yazılmış tarihine çok radikal başka bir tarihyazımını öneriyor ve bunun bir örneğini cesur ve zanaatkar bir şekilde o...

Tekerrür

30x400 cm, aydınger üzerine inkjet baskı Tekrar sorusu üzerine bir üretim gerçekleştirmek için bir gece mühletim vardı. O saatte mevcut akıllı telefonumun kamerasıyla birşeyler çekmenin pratik zorluğunu göz önüne alınca kendi arşivimden imajlara yönelmeye karar verdim. İmal etmek yerine, mamul imajlarım arasında araştırmaya karar verdim, gündelik hayatımda tekrar edenleri. Yaklaşık iki yıldır, akıllı telefonumun kamerasıyla gündelik yaşamımı, anı ve izlenimlerimi belgelemeye çalışıyorum. Bu cihazı da bu sebeple satın almıştım. Telefonumu şarj etmek için USB kablosuyla bilgisayarıma bağladığımda, hafızasındaki fotoğrafları otomatik olarak bilgisayarımdaki fotoğraf görüntüleme yazılımının belleğiyle eşliyor. Böylece görsel hafızam, zaman ve mekanlarla iğnelenmiş bir şekilde farklı tasniflere açık, muntazam bir istif halini alıyor. Bu istif içerisinde yaklaşık son iki yılımın görsel hülasasını görüntülemek oldukça zorlayıcı bir deneyim oldu. Belki yaşadıklarımızın, belki de imaj...

Tarihe Tanıklığım

Resim
Lisedeyken epey hayıflanırdım, 68'i yaşayamamak, 78'e yetişememek, 90'ları ucundan yakalasak da akıl baliğ tanığı, faili olamamaklığıma. Maçın en heyecanlı yerini kaçırmak gibi bir hissiyat, gençlik işte. O zamanın anlamasız liberal ortamı, depolitik gündemi böyle hissetirirdi, memleket kapitalizme teslim olmuş, süt liman gibiydi. İşte AB'ye gircektik, laylaylom, Irak savaşı kopmasa hiç kıpırtı yok gibiydi. Sonra ne oldu bilmiyorum, uyandığımda bir gaz bulutunun içindeydik, gözümü açamıyordum. Ahmet Necdet Sezer bir eli belinde, koltuğuna kaykılmış kapatma kararını okurken hüngür hüngür ağladığımı hatırlıyorum. Elime ne geçerse kırıp dökmek istemiştim. İslamcılık devri bitmiş, perde kapanmıştı. Bizim için de öyle oldu. AKP kuruldu, İslamcılık neoliberalizme eklemlendi, düzenle bütünleşti, amorf bir faşizme dönüştü. Sekiz yıl sonra Kürdistan'a ilk ayak bastığım gün bu defa Demokratik Toplum Partisi kapatılıyordu, gaz bulutunun içindeydim. Kaçırdığıma hayıflandığ...

Sislerin İçinde

Resim
Saraybosna'ya en son 2011 kışında gelmiştim, gene bu vakitlerdi. Neredeyse beş yıl olmuş. Şehir epey yorgun, o zaman ki zindelik daha bir perişanlığa bırakmış yerini. Savaşın değil de bir türlü kurulamamış bir barışın, daha doğrusu çatışmasızlığın yorgunu şehir. Savaş olmuş ama ölenlerin neye öldüğüne dair bir sebep yok ortada. Elle tutulur birşey kalmamış şehitliklerden başka. Bir de ara sıra karşınıza çıkan kurşun yarası almış delik deşik duvarlar. Şehir kopkoyu bir dumanın arkasına saklanmış, yılın bu vakti şiddetlenen yoğun sis, ucuz kömürden kaynaklı hava kirliliğiyle birleşince fantastik bir atmosfer çıkıyor, ama latif değil, gergin ve tedirgin bir hal. Ben buralardayken memleket KCK operasyonlarından yıkılmaktaydı. Binlerce tutsak, cezaevi kapılarında insanlar, bir sürü arkadaşım tutuklanmış, dalga gelip Boğaziçi'ne dayanmış, bölümden Şeyma'yı almışlar, fısıltı gazetesinde işaretli hocaların adları dolanıyor. Memlekete dönünce beni neyin beklediğini düşünür hald...

Taziye Evinden Yazmak

Resim
Ancak üç gün sonra yazabiliyorum. Kırk yıldır, koca bir taziye evi olan Kürdistan'dan yazıyorum. Yazmak istemiyorum, toparlanamıyorum, ağzımı açmaya takatim yok ama gene de yazıyorum. Ne sükuttan ne de kelamdan ümidim kalmasa da "belki" diye yazıyorum işte. Tahir Elçi'nin ardından, cenazesinden, taziyesinden, Dört Ayaklı Minare'nin gölgesinden yazıyorum. Suriye sınırında, tek katlı bir gecekondunun avlusundayız. Güvercinler takla atıyor. Tekerli sandalyede, belden aşağısı felç, 20'li yaşlarında bir oğlan anlatıyor: "Onlar benim elim ayağımdı. Elimi ayağımı kaybettim patlamadan sonra". O, Suruç'tan geriye kalanlardan biri. Aniden bir telefon geliyor, mülakata ara veriyoruz. Cep telefonları açılıyor: "Tahir Elçi öldürüldü!". Donakalıyoruz. Ekipmanları toplayıp basıyoruz Diyarbekir'e, bir karın ağrısı, şakaklar zonkluyor. Sur'da sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, Dağkapı'da demir barikatlar, her köşe başında zırhlı...

Kazananların Yalnızlığı, Kaybedenlerin Çokluğu

Gerçek kişi ve olaylarla hiçbir ilgisi yoktur, tamamen hayal mahsulüdür.  Gençtik. Lise yeni bitmiş, üniversite başlamıştı. ÖSS geriliminden kurtulmuş, aile cenderesi kısmen genişlemişti. Umudun peşinden koşma vaktiydi. Birlikte okuduk, tartıştık, hayal kurduk. Daha doğrusu kurduğumuzu zannettik beraberce. Hayatın realitesi ile hayalleri arasında herkes yaptı bir tercih. Bir yol yürüdü. Kimimiz kumar oynamayı seçti, kimimiz kazanacak ata oynadı. Okullar bitirildi, iş-güç sahibi olundu. Bir kız bulundu, evlenildi, çoluk çocuk. Herkes mutlu. Kalpli çerçeve, haftasonu kahvaltı, trileçe, IKEA, double date. Herkes mutlu gözüküyor yani. Resmi bozan birşey yok. Birileri var, o da biziz. İpsiz-sapsız, arıza çıkaran, huzuru bozan, ille muhalif, ille doğrucu, marjinal, ortama çağrılmayan, keyif kaçıran. Sorsan böyle ama sorulmayan da var. Dudak bükülen, tahfif edilen hayatımıza gıpta da edilmekte. Terk edilen hayallerin peşinde koşan, hem arzunun nesnesi hem nefretin. Kendi kaybetmeyi g...

Ülke'ye Gitmek

Bu blogun aktif yayın hayatı, 2011 güzüne rastlar. Saraybosna'da çalıştığım ve yaşadığım o unutulmaz altı ayın meyvelerinden biriydi. Hem bir günce, hem bir haber kaynağı, hem de akıl defteri. Bir gurbet halinin, uzaklaşmanın, arayı açmanın, biraz da yalnız, bir başına kalmanın, hesaplaşmanın ve muhasebenin bir mecraı olmuştu. Aradan dört yıl geçti. Okul bitti, işe girdim çıktım. Bişeyler yaptım ve birsürü şey de yapamadım. Yurtdışı başvuruları pek yüzümüze gülmedi, İstanbul'da, piyasada pek tutunamadık. O vakitler kabullenemediğimiz şeyin artık yasını tutar hale geldik; İslamcılık öldü, ümmet parçalandı, biz sahipsiz kaldık. Sahipsizliğimize kucak açan, umudu olmasa da kederi paylaşabildiğimiz dostlar olmasa bu vakitler de geçmez idi. Ev-bark, iş-güç derken bir baltaya sap olma hal ve hayalleriyle ilgili son ihtimali de tükettik. Üç yıllık macera, tasfiye ile sonuçlandı. Pederin tabiriyle tul-i emel, sükut-u hayal getirdi. İlk ayrılışımızın sonrasında, bir parça hava almak,...